8 Şubat 2009 Pazar 23:20 tarihinde yazıldıktan sonra , , olarak fişlendi.
büyük iskender. nam-ı diğer; alexander the great. 33 yaşına geldiğinde dünyanın bilinen kısmının nerdeyse tümünü fethetmişti. olmaz gibi görünen hayallerinin üstüne atını sürüyor, ordusunun gücünü bu yiğitliğiyle sağlıyordu. gözü karaydı, cesurdu. kişisel gelişim kitaplarına konu olabilecek kadar başarılıydı..

33 yaşına kadar savaşlardan savaşlara koşturmuş ve sonunda hasta düşmüştü. savaştan, öldürmekten, katliamdan, kandan sıkılmıştı. evine dönüp dinlenmek istiyordu ama bu dileği gerçekleşemeden, atina'daki evine ulaşması beklenenden bir gün önce öldü..

hayatı boyunca sürekli zenginleşmek, büyümek, daha çok ve daha çok iktidar sahibi olmak için uğraştı durdu. tüm bu uğraşlarının karşılığını almış, hayallerini gerçekleştirmişti ama ölümünü 24 saat dahi erteleyememiş, annesine verdiği sözü yerine getirememişti. annesine dünyayı fethettikten sonra gelip tüm dünyayı onun ayaklarının önüne bir armağan olarak sunacağına söz vermişti. olmadı..

iskender, ölümünden önce başkumandanına şöyle dedi: "bu benim son arzum ve yerine getirilmek zorundadır; tabutumu mezara taşırken iki elimi tabuttan dışarıya sarkar halde tutun."

başkumandan hükümdarının bu garip isteği karşısında şaşırmıştı. "bu nasıl bir istek? eller her zaman tabutun içinde tutulur. bir cesedin ellerinin tabuttan dışarı sarkar halde mezara taşındığı duyulmuş şey değildir." dedi.

iskender, "sana açıklayacak kadar çok nefesim yok ama kısaca söyleyeyim, dünyadan boş ellerle gittiğimi göstermek istiyorum. giderek daha da büyüdüğümü, daha da zenginleştiğimi zannediyordum. fakat aslında giderek daha çok yoksullaşıyordum. doğduğumda hayata avuçlarımda birşey tutuyormuşum gibi yumruklarım kapalı gelmişim. şimdi.. ölüm anında yumruğum sıkılı gidemiyorum." dedi.
devamı »
Bu postada 7 bikbik kere edilmiş
1 Şubat 2009 Pazar 23:10 tarihinde yazıldıktan sonra , , , , olarak fişlendi.
pek değerli bilog yazarları,

sözüm sizedir, okuyuculara değil! zira müzik kutusunu okuyucular koyamıyor.

teknolojinin acayip geliştiğinin bende farkındayım. teknolojinin gelişmesiyle birlikte, sitelerimize müzik kutusu koyabilir hale geldik. istediğimiz müziklerden bir liste oluşturup, sitemize koyuyoruz. sitemize giren kişinin bilgisayarında da otomatik çalmaya başlıyor. pek âlâ..

yalnız birşeye dikkatinizi çekmek isterim; müzik kutuları, domuz yağı ve katkılarını ihtiva ediyor. bu yüzdendir ki müzik kutuları birer şeytan icadıdır. bu konuda da son derece gayrıciddiyim.

varmak istediğim nokta; biloglarınızdaki resimlere bakmaktan büyük keyif alıyorum.. yani aynı zamanda iyi bir okuyucuyum amma ve lâkin biloglarınıza girdiğimde otomatik olarak çalmaya başlayan müziklerden nefret eder oldum. o müzik kutusunu ve dahil pause düğmeciğini bulana kadar canım çıkıyor. lütfen bana ve diğer okuyuculara bu eziyeti etmeyin. sizin yazılarınızında okunmaya ihtiyacı var. onlarda diğer yazılar gibi okunmak için yazılıyorlar. onları da sevelim.

okuyucuları sinirlendirmeyin.. sayfanızı kapattırmayın.. bakın kimseye emir vermiyorum, haddim de değil zaten.. sadece rica ediyorum. istirham ediyorum ulan!

sizlerden müzik kutularınızı kaldırmanızı da istemiyorum. sakın yanlış anlamayın. sadece otomatik olarak çalmasını engelleyin, engellettirin. çocuklarımızın geleceği, temiz bir çevre ve küresel ısınmamak için yapın bunu. kendim için birşey istiyorsam bush olayım.

eğer bu manifestom işe yaramazsa blogger'ı kapattıracağımı da bilmenizi isterim.
devamı »
Bu postada 24 bikbik kere edilmiş
19:43 tarihinde yazıldıktan sonra , , , , , olarak fişlendi.
yağmurlu bir gün.. erkenden dışarı çıkmışım.. kahveye baktım kimseler yok.. biraz dolaştıktan sonra tekrar baktım, bizimkilerden birkaçı gelmiş.. konuşacak birilerini bulmanın sevinciyle oturdum, herkese benden bi çay söyledim. şaka lan şaka.. sadece kendime söyledim.

o sıralar gündemde taze taze israil-filistin meselesi var ve kendi aramızda bu konu hakkında konuşuyoruz..

bizim kahve küçük çaplı bi yer olduğundan ve sesimizi biraz fazla yükselttiğimizden olacak ki, oyun oynayan emeklileri izleyen bi amcam bize kulak vermiş.. konuyu idrak ettikten sonra ayağa kalkıp yaklaştı ve "hamas israile bilmem kaç bomba atmasaydı, bunlar olmayacaktı" dedi. "peki" dedim. "hamasın israili bombalamış olması, yapılan katliamları haklı çıkarır mı?". yüz ifadesi biraz değişti ve "ben kaç yıllık eğitimciyim ve bu yapılanların doğru olduğunu söyleyemem." dedi.

yerine gitti ve oturdu. bizde napsak, napsak dedik ve tavla oynamaya karar verdik. çok çekişmeli bir maç oluyordu. tribünler susmuş, adeta tarihi bir zafer bekliyorlardı. tam o sırada, aynı amca yanımıza geldi. tribünlerin hevesi kursağında kalmıştı. yaşlı amca, hamdi'ye bazı sorular yöneltiyordu.. soruları cevaplamaya çalışan hamdi artık oyundan kopmuştu. dış mihrakların oyunu olduğu apaçıktı. bunu fırsat bilen rakibi w.i.i., ani hamleler yapıp hamdi'yi gafil avlıyordu. tam o sırada hamdi'nin aklına süpermenden bir anekdot aktarmak geldi. amacı neydi? bundan sonraki bölümde ne olacaktı? kafamız karışmıştı?

hamdi, süpermenin uçma hikayesini gayet amaçsız bir şekilde aktardıktan sonra sıranın başka birine geçmesi gerekiyordu. yaşlı amcam bu fırsatı değerlendirdi ve beklenen cümleyi kurdu. "gençler.. bende bişi anlatıyım şimdi size.."

hikayesini anlattı ama bu hikayenin bir amacı vardı. açık ve net bir şekilde anlaşılabiliyordu. kendine has, ulvi amacı olan bir hikaye.. bir telkin metodu.. bir pazarlama tekniği.. tanımlanamayan bir cisim? yaşlı amcam yılların eğitimci tecrübesini konuşturmuş ve götünden uydurduğu hikayesini biz dinleyicilere şahane bir şekilde anlatmıştı. her duyduğuna inanan ben ve benim gibi salak arkadaşlarımda kendimizce hikayeden dersler çıkarmıştık. "vay anasını bee..", "bunların hepsi böyle abi.." gibi..
devamı »
Bu postada 2 bikbik kere edilmiş